Hayatta birçok şeye geç kaldığını düşünen insanlarla karşılaşırız. Geç kalınmış bir eğitim, başlanmamış bir ilişki ya da verilmemiş bir karar. İnsan zihni, geçmişteki seçilmemiş ihtimallerin etrafında döner durur.
Daha erken başlasaydım veya farklı davransaydım gibi düşünceler zamanla bir döngüye dönüşür. İnsan aynı sahneyi zihninde yeniden yaşarken bugünden uzaklaşır. Oysa özlenen şey geçmiş değil, insanın orada bıraktığını düşündüğü kendisidir.
Bu döngünün derinine indiğimizde fark ederiz ki insan aslında hayata değil en çok da kendine geç kalır. Yıllarca başkalarının beklentilerine göre yaşayıp ne hissettiğini değil ne yapması gerektiğini düşünür. Bu durum zamanla iç dünyamızla olan bağımızı zayıflatır.
Dışarıdan bakıldığında her şey yolunda görünse de içeride adı konmamış bir eksiklik kalır. İnsan, kendi hayatında bir misafir gibi hissetmeye başlar.
Çünkü kendine geç kalmak bir anda gerçekleşmez, küçük ama tekrarlanan vazgeçişlerin birikimidir. Sonraya bırakılan duyguların, ertelenen temel ihtiyaçların ve her defasında geriye itilen bir benliğin toplamıdır. Bu ihmaller biriktikçe kendimizle olan bağımız incelir ve yerini adı konmamış bir boşluğa bırakır.
Bu nedenle kendine geç kalmak insanın kendi ihtiyaçlarını duymayı bırakması, ne hissettiğini sormayı unutmasıdır. En çok da kendi iç dünyasının sesini uzun süre yok saymış olmanın bir sonucudur.
Oysa gecikme dediğimiz şey her zaman bir kayıp değildir, bazen insanın kendini yeniden fark etmeye başladığı yerdir. Çünkü kişi kendine en uzak olduğunu düşündüğü anda aslında geri dönüş yoluna en yakın haldedir.
İnsanın kendisiyle kurduğu bağ ne kadar zayıflarsa zayıflasın, yeniden inşa edilebilir. Bunun için hiçbir zaman tamamen geç kalınmış sayılmaz.
Üstelik ihtiyacımız olan şey tamamen yeni bir hayata başlamak veya bambaşka bir yol çizmek de değildir. Bazen tek yapmamız gereken uzun zamandır görmezden geldiğimiz kendimize şefkatle yaklaşmak ve kendimizi olduğumuz gibi kabul etmeyi denemektir.

















