Ne dersiniz? Kendi kendi kendimizle muhabbet etmek için deli mi olmak gerekli, yoksa veli mi? Bugün kendimi, hatırlamakta güçlük çektiğim yıllar öncesine seyahat ettireceğim. Elimde değil! İstesem de istemesem de. Kaçınılmaz başlangıç bakalım nelere gebe! Üzülür mü, özlem duyar mı, biraz olsun sevinçlenir mi, inanın bilmiyorum. Gidecek, görecek, hatırlayacak ya da hatırlamayacak ama bir şekilde yaşanmışlıklarının tadına bakacak. Çocuk aklı değil mi, çabucak unutur her şeyi. Çam kabuğundan oyuncak yapacak belki de kendine. Su hortumundan direksiyon. Kara lastik pabucun topuk kısmından tekerlek. Papatyadan taç yapacak, vakti; çocuk kalbindeki aksi adam engelleyecek belki de. Çam ağacının en tepesine tırmanmayı büyük bir başarı zannedecek. Madalya verilmesini beklemeyecek, takdir edilmek bir kenara, düşmeden inebildiği için şaplakla ödüllendirilecek! Yoldan tek tük geçen arabaları sayacak. En kıymetlisi, küçük çakı ile çınar ağacına bir şeyler kazıyacak. Kırmızı kiremitli evlerin olduğu, o evlerde birçok çocuğun yaşadığını yıllar sonra anlayacak. Cak da cak işte! Kendinizi hayal gücünüzün yettiği kadar köyden uzaklaştırmaya var mısınız? Köyden derken şehir falan hayal etmeyin. Gökyüzü, dağ taş, orman vs… Ah be çocukluğum! Biliyorum, cesaretin var diye eskitmedin onca zamanı. Mecburdu ben ve çocukluğum. İşte şimdi topladım tüm cesaretimi. Kapattım sımsıkı gözlerimi.
Hey kendim, adımla geçmişine! Sakın ha, başlama senin gelmişini geçmişini diye! Bir de küfür etmeyi öğretme küçücük çocuğa! İşte o zaman üzülür. O sadece bir çocuk. Hiçbir zaman lunapark hayali kurmadı mesela. Oyun salonu rüyasına bile girmedi. İnternet, karşıdan karşıya bağırarak iletişim olabilir mi ki acaba? Kafe, çınar ağacının en koyu gölgesi desem. Havuz mu? O daha da komik! Kendine bile faydası olmayan çeşmeden arta kalan su birikintisi. Sahi, siz hiç kurbağalar ile beraber havuza girdiniz mi? Ya hu, adam sen ne anlatıyorsun, demeyin. İçimde bir yerlerde dizlerini karnına çekmiş, küçücük elleri ile gözlerini ovalayan çocuğu hırpalamayın. Bırakın bugün içimde kalan ve hatırlayabildiğim tüm özlemimi istifra edeyim. Rahatsız olan kapatsın gözlerini!
İçimdeki çocuk öleli çok oldu aslında. Onu nereye defnettim, hiç hatırlamıyorum. Bir gün hortlayıp gelse ve şöyle dese: “Ben senin çocukluğun. En temiz, en doğal, en masum hâlin. Şimdi zihnini biraz yor ve kendine gel ama realist ol. Gerçek dışı olaylarla kafanı kurcalama. Sahtelikten uzak dur. O devasa meşe ağacının gölgesinde olabilir mi çocukluğunun cesedi? Bir düşün! Belki de ruhu yapraklarında hışırdıyordur ama bir defa olsun arkana bakmayı denemedin. Neden? Nedenini biliyorsun, yorma beni. Git başımdan! Çocukluğumu çalan zamandan davacıyım, Hâkim Bey, diye çığlığı basasım geliyor.
Dedim ya, içimdeki çocuk öleli çok oldu aslında. Hazır ölümden bahsetmişken bak, şimdi hatırladım. Elimde iki pil ile çalışan bir radyo var. Şu an anımsayamadığım bir türkü çığırıyor. Hava oldukça sıcak. Saatin kaç olduğunu hatırlasaydım eğer, bugün bunca kelimeyi istiflemek için zaman kaybetmezdim. 10 yaşındayım. Çocukluğuma dair bir tarih hatırladığımı zannetmeyin. Zaten hiç de hatırlama derdinde değilim. Eskiye rağbet olsa bir pazarına nur yağarmış. İnternetten baktım. 17 Nisan 1993. Önümde onlarca oğlak! Kulağım radyoda. Türkü yarıda kesildi. Üç defa dit..dit..dit sesi. Sanırım acil bir haber geçecek. Yayınımızı bir son dakika haberi ile kesmek zorunda kaldık. Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ın vefat haberini vermekten büyük üzüntü duyuyorum gibilerinden samimi bir konuşma yapan spikeri neden ve niçin hatırladım, bilmiyorum. Ama içimde bir burukluk hissettiğimi ve gözlerimin nemlendiğini daha dün gibi hatırlıyorum.
Beyhude geçen yılların içi teneke misali vesselam! Koşar adım geleceğe gitmeye de gerek yok aslında. İnsan yerinde dursa da zaman denen canavarın hızına yetişmek için çift motor takmak gerekli. Çocukluğunu yaşayabilenlere ne mutlu… Özür dilerim, yastığım. Uyuyorum. İş var sabaha!
















