İnsan, unutmayı çoğu zaman zihnin yaşanmışlıkları geri plana attığı bir iş sanır. Aradan zaman geçince yaşananların geride kaldığını, hatıraların yavaş yavaş silindiğini düşünür. Gerçekten de yıllar ilerledikçe pek çok ayrıntı hafızamızdan çekilir. Bir zamanlar çok iyi bildiğimiz bir tarihi unutur, yıllardır görmediğimiz bir yüzü bütün ayrıntılarıyla hatırlayamaz, geçmişte yapılmış uzun bir konuşmadan geriye birkaç cümle bırakırız.
Bu yüzden unuttuğumuzu zannederiz.
Oysa insanın unuttuğunu sandığı her şey gerçekten kaybolmuş mudur?
Bazen yıllardır düşünmediğimiz bir insanı, hiç beklemediğimiz bir anda duyduğumuz bir ses hatırlatır. Bazen tanıdık bir koku bizi yıllar öncesine götürür. O ana kadar aklımıza bile gelmeyen bir gün, bir insan ya da bir yer yeniden belirir. Üstelik geri dönene şey çoğu zaman hatıranın bütün ayrıntıları değil, o hatıranın bizde bıraktığı duygudur.
Çünkü insan yaşadığı her şeyin ayrıntısını saklayamıyor. Fakat bazı yaşanmışlıkların bıraktığı his, olayın kendisinden çok daha uzun süre bizimle kalabiliyor.
Çocukluğumuzdaki bir bayramı düşünelim. O gün kimlerin eve geldiğini, sofrada nelerin bulunduğunu veya üzerimizde ne olduğunu hatırlamayabiliriz. Ama o sabahın heyecanını unutmayız. Eski bir evin odalarını tek tek gözümüzün önüne getiremeyebiliriz; buna rağmen o evin bize hissettirdiği sıcaklık yıllar sonra bile içimizde bir yerden çıkıp gelebilir.
Acılar da böyledir. Bir kırgınlığın hangi cümleyle başladığını zaman içinde unutabiliriz. Bir vedanın tarihini hatırlamayabiliriz. Fakat o vedanın içimizde bıraktığı eksiklik, yıllar sonra bile tanıdık gelir.
Demek ki insan yalnızca “Ne yaşadım?” sorusunun cevabını saklamıyor. Bazen çok daha uzun süre “Bana ne hissettirdi?” sorusunun cevabını taşıyor.
Belki de bu yüzden bazı insanlar hayatımızdan çıksa bile içimizden bütünüyle çıkmıyor. Yıllarca yan yana olduğumuz bazı insanları zamanla çok az hatırlarken, hayatımızdan kısa süre geçmiş birini yıllar sonra bile hatırlayabiliyoruz. Burada belirleyici olan her zaman geçirilen zamanın uzunluğu değil, bizde bırakılan izin derinliğidir.
“Zaman her şeyi unutturur.” denir.
Bundan pek emin değilim.
Zaman ayrıntıları silebilir, yaşananların keskin taraflarını törpüleyebilir, bazı yüzleri bulanıklaştırabilir. Fakat insanın içinde derin bir yere dokunmuş olan şeyleri tamamen ortadan kaldırmaya her zaman gücü yetmez. Onları yalnızca gündelik hayatımızın gerisine çeker.
Biz de buna unutmak deriz.
Oysa belki unutmadık; yalnızca uzun zamandır hatırlamıyoruz.
Aradaki farkı bazen küçücük bir şey gösterir. Yıllardır dinlemediğimiz bir şarkının ilk birkaç notasını duyarız ve birden başka bir zamana gideriz. Eski bir sokaktan geçerken yıllardır aklımıza gelmeyen bir görüntü belirir. Birinin söylediği tek bir kelime, çoktan geride kaldığını düşündüğümüz bir insanı yeniden hatırlatır.
Üstelik geri dönen şey her zaman açık bir hatıra değildir. Bazen görüntü yoktur, isim yoktur, tarih yoktur; yalnızca bir his vardır. İçimize açıklayamadığımız bir hüzün çöker ya da sebebini bilmediğimiz bir sıcaklık yayılır. Zihin bunun nereden geldiğini anlamaya çalışırken kalp çoktan tanımıştır.
Ben buna kalbin hafızası diyorum.
Kalbin hafızası tarih tutmaz, isimleri sıraya koymaz, yaşananları bütün ayrıntılarıyla kaydetmez. Daha çok insanların, mekânların ve yaşanmışlıkların bizde bıraktığı izi taşır. Bu yüzden zihnin unuttuğu yerde kalp bazen hatırlamaya devam eder.
Belki insan biraz da bu izlerin toplamıdır. Çocukluğumuzdan kalan bir sıcaklık, yıllar önce duyduğumuz bir söz, kaybettiğimiz bir insanın yanımızdayken verdiği güven, bir ayrılığın bıraktığı eksiklik… Bunların hepsi görünmeden bizimle yürür.
Bu yüzden başkalarının hayatında nasıl bir iz bıraktığımız da önemlidir. Bir gün adımız unutulabilir. Söylediğimiz cümleler birbirine karışabilir. Birlikte geçirilen günlerin tarihleri silinebilir. Fakat bir insana kendisini nasıl hissettirdiğimiz, bütün bunlardan daha uzun yaşayabilir.
Belki de kalbin hafızası budur:
Yaşananı değil, yaşananın insanda bıraktığı izi saklamak.
















