Bazen gitmek, kalmaktan daha büyük bir bereketin başlangıcıdır…
Hayatın bazı kelimeleri vardır; onları her gün kullanırız ama üzerinde düşünmeyiz. Bir gün, hiç beklemediğimiz bir anda o kelimelerden biri zihnimize dokunur ve sıradan anlamının dışına çıkar. “İlişik kesme” tabiri de benim için böyle bir ifade oldu.
Önce kelimenin çevresinde dolaşalım: Norm, belli bir düzenin sürdürülebilmesi için ihtiyaç duyulan ölçü, kadro veya standart anlamlarına gelir. Bir yerde ihtiyaç duyulandan daha fazla unsur bulunduğunda ise “fazla” kavramı devreye girer. Norm fazlası denildiğinde de aslında bir insanın fazla olduğu değil, mevcut düzen içerisinde o insana karşılık gelen ihtiyaç veya kadro sayısının fazlası olduğu ifade edilir.
Ne var ki bürokrasinin birkaç kelimeyle anlattığı şey, insan hayatında çoğu zaman birkaç kelimeye sığmaz. Çünkü insan hiçbir zaman yalnızca bir “norm” değildir. Bir masanın arkasında geçen yıllar, aynı koridorda yürünmüş günler, birlikte içilmiş çaylar, edilen sohbetler, paylaşılan telaşlar, bazen sessizce taşınan kırgınlıklar vardır. Bir insanın bir yerdeki karşılığı, çizelgedeki bir sayıdan çok daha fazlasıdır.
Belki de hayatın en büyük yanılgılarından biri, insanı yalnızca bulunduğu yere göre tanımlamaktır. Tıpkı, Firavun’un sarayındaki Musa gibi…
Oysa bazen bir insan bir yere sığmaz. Bazen bir makam, bir masa, bir çevre, bir ilişki veya bir alışkanlık insanın içindeki genişliği karşılamaz. Bazen mesele insanın fazlalığı değildir anlayacağınız; mesele bulunduğu yerdeki ölçünün onun varlığına dar gelmesidir.
Buradan insan ilişkilerine geçiyorum. Hayatın hemen her alanında görünmeyen bir “norm fazlası” hâli yaşanıyor aslında. Birileri birilerini küçümsüyor. Birileri başkasının emeğini görmezden geliyor. Kimi zaman bir insan hakkında gerçeği araştırmadan hüküm veriliyor, kimi zaman söylenmemiş sözler söylenmiş gibi anlatılıyor. Bir başkasının yükselişi rahatsız ediyor, başarısı küçültülüyor, farklılığı ötekileştiriliyor. Meşhur hikâyedir:
Bir öğretmen, sınıfındaki zeki fakat kıskanç bir öğrencinin arkadaşlarının başarılarını kabullenemediğini fark eder. Öğrenci, en iyi olmak istediği için arkadaşlarının önüne geçmeye çalışmalarını engellemektedir.
Öğretmen bunun üzerine yere kısa bir çizgi çizer ve öğrencisinden onu silmeden daha uzun bir çizgi çizmesini ister. Öğrenci kendi çizgisini uzatmaya çalışsa da öğretmen, ilk çizgiyi silmeden onun yanına daha uzun bir çizgi çizer. Böylece kısa çizginin silinmeden de kısa kalabileceğini, asıl yapılması gerekenin başkasının çizgisini silmek değil, kendi çizgisini uzatmak olduğunu gösterir.
Bazen hayat da bize aynı şeyi öğretir. Başkasını küçülterek büyüyemeyiz; birinin değerini azaltarak kendi değerimizi artıramayız. İnsanın yapması gereken, başkasının çizgisine müdahale etmek değil, kendi çizgisini uzatmaktır.
Kimse hikâyedeki gibi kendi eylemine odaklanmak istemiyor. Bazen bir insanın yanında değil, hakkında konuşuluyor. Ve insanı en çok da bu yoruyor. Çünkü insan, yaptığı işin ağırlığından önce bazen kendisine yöneltilen bakışların ağırlığını taşıyor. Mental sağlık bu çağda ne kadar da önemli değil mi?
Bir öğretmenler odasında, bir iş yerinde, bir apartman toplantısında, bir arkadaş grubunda, hatta aynı sofranın etrafında bile yaşanabilir bütün bunlar. Aile içinde de olabilir. Kardeşler arasında, eşler arasında, akrabalar arasında da… İnsan ilişkilerinin olduğu her yerde insanı inciten başka bir insan ihtimali vardır.
Küçümsemek, karşıdakinin boyunu kısaltmaz; yalnızca küçümseyenin kendi dünyasını daraltır.
İftira atmak, hakkında söylendiği insanın hakikatini değiştirmez; fakat söyleyenin diline bir yük bırakır.
Değer vermemek, değer verilen insanın değerini ortadan kaldırmaz. Bazen yalnızca o değeri görebilecek gözün eksikliğini gösterir.
Ötekileştirmek, insanı bulunduğu yerden silmez. Sadece araya bir duvar örer.
…
İnsan ilişkilerinde en büyük yorgunluk, yaşanan olaylardan ziyade sürekli kendini anlatmak zorunda kalmaktır. Aitlik hissini yerle yeksan eder bu izah çabaları. “Ben öyle demedim.” , “Ben bunu yapmadım.” , “Beni yanlış anladınız.” , “Benim niyetim bu değildi.” İnsan bir süre sonra haklılığını ispat etmeye çalışmaktan kendi hayatını yaşamayı unutuyor. Hatta durumu abartıp sosyal medya akımına kapılıp “Eğer birileri beni kötü anlatırsa onlara inanın. Beni de rahat bırakın ….!!!” diyerek boşvermişliğe sürüklüyor kendisini. Bu da bir izah çeşidi aslında. Oysa bazı kapıların önünde ömür boyu açıklama yapmak yerine yürüyüp gitmek gerekir. Çünkü her ilişki sürdürülmek zorunda değildir. Her ortamda kalmak bir erdem değildir. Her yere ait olmak da bir zorunluluk değildir. Bazen gitmek, insanın kendisine yaptığı en büyük iyiliklerden biridir. Hangisi olursa olsun “büyük akış” sizi alıp götürür ve “yer değişikliği” yaptırır.
İşte burada “ilişik kesme” tabiri yeniden karşıma çıkıyor. Ne kadar ilginç bir ifade… İlişik. Yani bir yere, bir insana, bir düzene, bir alışkanlığa bağlayan bağların tamamı. Bir yerden ayrılırken “ilişiğini kesmek” deniliyor. Sanki yalnızca bir kurumdan değil, geçmişten de küçük bir parça alıp kapının dışına çıkıyorsun. Ben, akrabaları ile iletişimleri kopmuş bir tanıdığımın soyadını değiştirerek radikal bir “ilişik kesme” kararı aldığını biliyorum.
Her olay birbirinden farklılık arz ederek muhataba bir şeyler anlatır. Her sorun yaşadığınızı hayatınızdan çıkaramazsınız. Bu konuda Son Elçi “Mümin, başkasıyla hoş geçinen ve kendisiyle hoş geçinilen kişidir. İnsanlarla güzel geçinmeyen ve kendisiyle güzel geçinilmeyen kimsede hayır yoktur.”[1] diye buyuruyor. Öncelikli gayemiz iletişimi kaybetmemektir fakat olmuyorsa yapacak bir şey yoktur. İdam fermanı çıkaranlarla iletişimi sürdürürseniz son bakışınız boşluğa ümitsizce bakmak olur. Efendimizin de hicret etmek durumunda kaldığını aklınızın bir yerinde tutun. Fakat belki de her ilişik kesme, bir kopuş değildir. Bazıları yeniden bağlanabilmek için kesilir. Saraylı Musa’nın seçilmişlerden bir seçilmiş olarak Asa’lı Musa olarak Firavun ile ilişiğinin kesilmesi büyük resmin içinde değerlendirilmelidir.
İnsan bazen yanlış yere bağlandığı için doğru yere yürüyemez. Eski bir alışkanlığa, eski bir çevreye, eski bir kırgınlığa, kendisini sürekli küçülten bir bakışa tutunur. Gitmekten korkar. Çünkü alıştığı yerin acısını, bilmediği yerin ihtimaline tercih eder. Kalmakla neler kaybettiğini hesaba katmaz. Oysa hayatın bereketi bazen alışılmışın dışında başlar. Yeni bir kapı açılır. Yeni insanlar çıkar karşına. Yeni bir yol uzanır önünde. Belki yol biraz daha uzun olur, biraz daha yorucu olur. Fakat insanın zihni ferahlar. Bazen mesafe artar ama içindeki ağırlık azalır. İşte o zaman insan şunu düşünür:
Belki de her uzaklık kayıp değildir. Bazı uzaklıklar insanı kendisine yaklaştırır.
Belki buna yeni bir yerin bereketi denir. Belki nasip, belki kader, belki hikmet, belki de insanın kendi iradesiyle attığı adımların, ilahi bir sevkle başka bir yola açılmasıdır. Adını ne koyarsak koyalım, hayat bazen bizi bulunduğumuz yerden çıkarır ve bilmediğimiz bir yere götürür. Şuayb’ın yanı gibi…
İnsanlık tarihinin en önemli şahsiyetlerinden biri olan Hz. Musa’nın hayatındaki büyük kırılmalardan biri de böyle bir yürüyüştür. Kur’an’da anlatıldığı üzere Musa, Mısır’dan ayrılarak Medyen’e gider. Orada başka bir hayatın kapısından içeri girer. Sonrasında ise yeniden çağrılır ve elindeki asa, onun yolculuğunun önemli sembollerinden biri hâline gelir. Ben burada asaya biraz başka türlü bakıyorum. Asa, insanın gittiği yerden yanında götürdüğü şeydir. Musa giderken yalnızca bir yerden ayrılmadı. Bir yolculuğa çıktı. Yalnızlığın, belirsizliğin ve bekleyişin içinden geçti. Sonra dönüşü, ilk gidişinden farklı bir Musa’ya dönüştü.
Yazının Ruhuna uygun D.Ş tarafından 2014 yılında kadim şehir İstanbul’da yazılmış “Beklenmeyen Veda” isimli şiiri paylaşıyorum:
Gelişi kader
Gidişi kader
Rabb dediğin terbiyeci
Hikmetiyle muamele eder
Başı keder
Sonu keder
Can dediğin kudreti
Sebebiyle firkate sürükler
Biri sefer
Bini sefer
Zafer dediğin nimeti
Yolcu kılınan neyler
Dünü heder
Bugünü heder
Araf dediğin mevkiyi
Cennete meyilliler neyler
Hakk’tan gelir
Hakk’a gider
Dünya dediğin zahmeti
Canlı cenazeler neyler
Adil gider
Salim yiter
Sefa dediğin nimeti
Zalim bilmediğin sürer
Can can eder
Kan kan eder
Ruh dediğin hakikati
Şahsiyeti insan eder
Gece gelir
Gündüz gider
Ay dediğin hüzmeyi
Karanlığa katık eder
Soru gelir
Cevap gider
Mânâ dediğin gizemi
İcâzete delil eder
Vefasız eller
Vefasız gözler
Sevgi dediğin zenginliği
Fakirliğe tercih eder
Veda der
Buruk veda eder
Samimiyet denen cevheri
Kalp ehli (bile) zemmeder
Beklenmeyen veda der
Beklenmeyen vefa eder
Kadim dediğin öğretiyi
Kemal ehli takdir eder
Olsun der
Bu da geçer
Geçmez dediğin her çile
Hakikat yolunda rehber
Belki bizim de hayatımızda böyle “Musa anları” vardır. Bir yerden ayrılırız. Bir ilişkiyi bitiririz. Bir çevreden uzaklaşırız. Bir alışkanlığı bırakırız. Bir kapıyı kapatırız. O sırada bunun yalnızca bir kayıp olduğunu zannederiz. Oysa bazen insanın elinden alınan şey, aslında eline verilecek yeni şeyin yerini açıyordur.
İlişik kesmek bazen eksilmek değil, yer açmaktır. Yeni bir insan için, yeni bir fikir için, yeni bir şehir için, yeni bir hayat için… Ve belki en önemlisi, insanın kendi içindeki sesi yeniden duyabilmesi için. Bu yüzden artık “ilişik kesme” ifadesine yalnızca bir ayrılık cümlesi olarak bakmıyorum. Bazen bir dönemin sonuna konulan resmî bir nokta, insanın hayatında yeni bir paragrafın başlangıcı olabilir. Çünkü her gidiş terk etmek değildir. Bazı gidişler kendine dönmektir.
İnsan bazen geride bıraktığı yere değil, yanında taşıdığı asaya bakmalıdır. Çünkü önemli olan nereden ayrıldığın değil; ayrıldıktan sonra neye dönüştüğündür. Kahramanın Sonsuz Yolculuğu[2] hep aynı döngüyü takip eder. Yurr-t bildiğin yeri terk etmek zorunda kalmak kaçınılmazdır. Belki de hayat, bazı bağları keserek bize yeni bağların mümkün olduğunu öğretir. Ve belki bazı “ilişik kesme”ler, aslında insanın dünyayla değil, kendi eski hâliyle ilişiğini kesmesidir.
[1] Ahmed, Müsned, 2/400, 5/225
[2] Joseph Campbell’ın ünlü eseri KAHRAMANIN SONSUZ YOLCULUĞU, dünya üzerindeki tüm mitolojilerde, masallarda ve destanlarda yer alan ortak bir insanlık hikayesini ve içsel dönüşüm şablonunu anlatır.

















