Duygular gelip geçicidir ama bazıları vardır ki ruhun en derin köşelerinde, silinmesi imkânsız izler bırakır. İnsanoğlu ömrü boyunca pek çok hissin kıyısına vurur; sevinçler, hüzünler, heyecanlar sabun köpüğü gibi söner gider. Ancak bir duygu vardır ki, kalbe bir kez mukayyet oldu mu, zamanın acımasız dişlileri bile onu öğütmeye yetmez. Cümleye doğrudan hayal kırıklığının sözlük tanımını yaparak, onu süslü kelimelerin ardına gizleyerek başlamak isterdim. Fakat hayatın bize yaşattığı o keskin kırılma anlarını, soğuk gerçekleri tek bir kalıba sokamadığımız gibi, bu yoğun hissin kelime anlamını da kuru bir sözlüğe sığdıramıyorum. En iyisi, beni ben yapan geçmişime, çocukluğumun o tozlu yollarına bağ olan kendi hayal kırıklıklarımı anlatmakla başlayayım. Belki o zaman, bu ağır duygunun ruhumdaki gerçek tanımına doğru bir yol bulabilirim.
Her şey, hafızamın soluk sayfalarındaki bir köy derneğinde başladı. Küçük kızlar arasında düzenlenen, masum ama bizim için dünyanın en önemli yarışıydı bu: Bir koşu yarışması. Çocuk kalbimle o gün öyle bir inançla doldurmuştum ki içimi, içgüdüsel olarak herkesin önüne geçmiştim. İlk ben bitirecektim, buna inancım tamdı. Tam bitiş çizgisine, o hayalî zafere ulaşacakken, aniden görünmez bir el tuttu beni ve geriye doğru bıraktı. Sanki o an zaman yavaşlamış, pistte ikimiz beraber koşabilecekmişiz gibi bir inat doğmuştu içimde. Arkama dönüp baktığımda, o gizli elin sahibinin yorulduğunu, nefes nefese kaldığını görüyordum; ona rağmen beni bırakmıyordu. Ne o ne de ben birinci olabildik sonunda. Fakat asıl yara bu değildi. Benim birinciliğimi, o hakkıyla kazanılmış masum zaferi, herkesin gözleri önünde, hiç utanmadan engellemişlerdi. Çocukça bir kıskançlık mıydı bu yoksa şeytanca bir oyun mu? Bugün bile bu konuda kesin bir fikir sunamıyorum. Ne var ki, o gün pistte yaşanan hayal kırıklığı, çocuk ruhuma bir nebze de olsa hayatın ilk sert dersi olarak kazınmıştı.
Neyse, asıl konu sadece bir yarışın kaybedilmesi değil, o yarışın ardında bıraktığı insani enkazdı. Bende asıl silinmez izi bırakan şey; yarışın birinciliğini, herkesin içinde babamın ısrarla, körü körüne savunmasıydı. O an sanki ben orada yokmuşum, hiç var olmamışım gibi davranılıyordu. Dünyanın en samimiyetsiz, en soğuk, en şuursuz atmosferi kaplamıştı etrafı. Kalabalığın içinden hiç tanımadığım bir adam, adalet duygusunu kaybetmemiş o yabancı, beni işaret ederek yüksek sesle haykırdı: “Hayır, kızın hakkı yendi!” Bu itiraf bile babamın gözünü açmaya yetmedi. Babam, bana dönüp bakmadan, yüzümdeki o çaresiz kırgınlığı görmeden ısrarla karşı tarafı savunmaya devam etti. İşte o an, ruhuma acemi ama derinden kanayan ilmekler atılmıştı. Belki de çocuk olmamın verdiği o saf acemilikti beni savunmasız bırakan. –Belki de. Kulaklarımda hâlâ o yabancı adamın babama dönerek söylediği son söz çınlar: “Senin kızın, yahu!” O anki jestler, mimikler, babamın yüzündeki o umursamaz ifade ve ses tonu gibi gibi şeyler. Zamanı geriye sarmak istercesine akrebin yelkovanını dürterek yavaşlatması hissi ve her şeyin, tüm duyu organlarımla hafızama bir daha silinmemek üzere kaydedilmesi gün gibi aklımdadır. Kimseye derdimi anlatamayıp, bir sürü erkek bir top hediyesi için “Kim birinci?” tartışması yaparken, sessizce o kalabalıktan çekip gitmiştim. Babam arkamdan baktı mı, arkamda bıraktığım o küçük kız çocuğunun sessiz çığlığını duydu mu bilmem. Ama bildiğim tek bir şey vardı o da o günden sonra, bir tarafım hem şüpheli hem de kırık olacaktı.
Ah, hayal kırıklığı! Yaş merdivenlerini hep seninle mi çıkacaktık bu hayatta? Bıkmadın mı benden, yakamı bırakmayacak mısın hiç? Ben seni her seferinde zoraki bir gülüşümün ardına saklamaya çalışıyorum ama sen arsızca bir sarmaşık gibi ruhuma dolanmaktan vazgeçmiyorsun. Biliyor musun, daha geçen seni yâd ettim? Resmi bir tatildi ve ben evdeydim. Az kişi az hayal kırıklığı getirir derler ya, evde onların da izi yoktu; tamamen yalnızdım. Zihnimde asılı kalan hayal kırıklıklarından bahsediyordum kendi kendime. O an, Edip Cansever’in “Güleç bir hüzünle geçiyorum günleri” dizesindeki o buruk tebessüm tam üzerime oturdu. Anısı da canlandı gözümde. Küçük kızımın saçlarına taktım seni toka diye, Ey hayal kırıklığı! O da hakkını verdi tabii ki küçük ortancam. Saçlarını ipekten halı dokur gibi, büyük bir imtina ve sevgiyle ördüğüm kızım benim. Saçına düşen, belki de o ilk üç harflisini (bit) koşa koşa öğretmenine gösterip, hayatımın belki de en acayip, en saçma telefonunu almama sebep olmuştu. Pırıl pırıl, tertemiz olduğunu herkese kanıtlamak istemişçesine açtığım dalgalı saçlar, hayatın bana hazırladığı bu ironik sürprizle sarsılmama sebep olmuştu.
Hayal kırıklığının en alaycı yönü ile işte böyle anlarda karşılaşıyordum. İçimden çaresizce, “Bu da mı başıma gelecekti?” diye sorular büyüyordu. Ve bu durum, yaşadığım en gerçek ironiler serisine eklenecek cinstendi. Aslında hayatı birkaç kişilik yaşayınca, hayal kırıklığının çeşitli yönleri ile elbette karşılaşıyorsunuz. Belli ki virgüller atılmaya devam edecekti. Çünkü cümlenin tamamlanmadığını sizden bir kaç tane olunca daha da iyi anlıyorsunuz.
Hayal kırıklığı bitmeyen bir cümle gibidir; ne noktası konur ne de bütünüyle silinir, sadece yeni hayallere yer açmak için dur durak bilmeden satırlara yayılır.
















