İnsan, dünyaya bir amaç için gönderilmiştir. Bir gayesi, bir sınavı vardır insanın. Bir elekten, belki de binlerce elekten elenip bakır mı altın mı olduğunu kanıtlayacaktır. İnsanı insan yapan, kâinata yüklediği anlam ve kâinata bakış açısıdır. İnsanın dünyadaki görevi işte burada başlamaktadır.
Bakış açısı elde edememiş her insan, yeryüzünde yolunu kaybetmiş bir seyyah gibi dolaşacaktır.
Gökyüzüne anlamsızca bakarsanız, hiçbir ifade yüklemeden bakmış olursanız, yalnızca bulutları, yıldızları, güneşi, ayı ve gezegenleri görürsünüz. Ancak bulutlardan dökülen yağmur, kar tanelerinin nasıl döküldüğünü, nasıl birbirine değmeden yeryüzüne ulaştıklarını düşünmek, insanın başta bulutlara sonra da dünyaya bakış açısını belirginleştirip bir sap gibi yaşamasının önüne geçecektir.
Bir bakış açısıyla dünyaya, evrene, taşlara, nehirlere, kuşlara bakmak, hayattan en asgari oranda hiçbir yorgunluk yaşamadan zevk almanın formülüdür. Ancak anlam yükleyerek bakmaktan bahsederken, her şeye haddinden fazla anlam yüklenmemesi gerektiğini de unutmamak gereklidir.
İnsanın hayata karşı bakış açısından tutun da bütün olgulara bir anlam yükleyerek yaklaşması, insanın yaşamı boyunca bir gayenin içinde kendisini bulmasına yardımcı olacaktır.
Hangi işi yaparsanız yapın, işinize yalnızca çıkar iç güdüsü ile yetinmeyip, ortaya çıkardığınız sanatın muntazamlığını göz önüne getirerek yapmanız, hayata karşı bir bakışla beraber bir duruşunuzun olduğunu da gösterecektir.
Tolstoy, Anna Karanina’yı yazarken geçirdiği kısa süreli baygınlık ve devamında hizmetçisinin kendisini uyandırması ile verdiği tarihî cevapla, Tolstoy’un hayata bakış açısı ve özellikle icra etmiş olduğu sanatın muntazamlığı bizlere büyük bir örnektir. Yazdığını yaşamış deriz.
Japon bir mühendisin yaptığı köprü projesinde hatadan kaynaklı meydana gelen bir kaza neticesinde, gururu ve hayata bakış açısına uymadığından dolayı canına kıyması, kesinlikle intiharın çözüm olmadığını ifade ederek icra ettiği sanata kendisini nasıl adadığını, hayata ve dünyaya dair bir bakışımızın olması için bizlere büyük bir örnek daha sunar.
Bu dünyaya anlam olarak yalnızca yeme, içme, gezme, tozma, uyuma, boş boş vakit geçirmek gibi gayeniz varsa, ne bu hayatı anlamışsınız ne de hayata karşı bir bakış açınız oluşmuştur. Hayata ve dünyaya karşı en büyük bakış açısı, insanın kendi adına güzel hatıralar, güzel işler bırakmasıdır. Kısacası, insanlık ve dünya düzenine fayda sağlayan, insan hayatını güzelleştirip kolaylaştıran bir taş, bir çiviniz daha varsa, hayata ve dünyaya bakışınız oluştuğunu bilmeniz gereklidir.
Dünyaya bir bakış açısı ile bırakılacak en büyük işlerin kökünde ahlak yer almaktadır. Ahlak derken, yalnızca bir kalıba sokulmasını ve düşünülmesini istemem. Geniş bir yelpaze içerisinde görgü, din, felsefî ahlak…
İşte, ahlakla dünyaya bakış açınızın oluşması, dünyanın hem yaşanılabilir bir yer olmasında hem de yaşamınız boyunca, yaşamınızdan sonra da güzel işlere imzanızın olduğu ispatı olacaktır.
Başkalarının dünyaya bakış açılarından esinlenip dünyaya karşı bir bakış açısı oluşturmak da bizler için bir görev olmalıdır. Bir bakış açımız yoksa, muhakkak bir bakış açımızın olması gereklidir. Başkalarının dünyaya bakışından bahsederken, dünyada kalıcı izler bırakmış şahsiyetlerin bakışlarını elde etmek için onların bakış açılarını anlamanız lazımdır.
Roman alanında verdiği eserleri okumadan Dostoyevski’nin dünyaya bakışını anlayamayız. Thomas More’nin Ütopya’sını okumadan ütopya kavramıyla meydana gelecek bir dünyayı anlayamaz ve ona göre bir bakış açınızın oluşmasına fırsat veremezsiniz.
Nizamülmülk’ün Siyasetname’sini okumadan, siyaset alanında dünyaya bir bakışınızın oluşacağını düşünmeniz, yalnızca kendinizi tatmin etmek olacaktır.
Necip Fazıl, Attila İlhan, Sezai Karakoç, Nazım Hikmet gibi şiir alanında şairlerin hayatlarını öğrenmeyip ve şiirlerini okumamanız, onlara dair bir şiir bakışınızın olacağını düşünmemelisiniz.
İnsanın her açıdan dünyaya bir bakışı olmalıdır. Her bakışın bir zihne akışı olmalıdır. Bir donanımla bir bakış elde edebileceğinizi hatırlamalısınız.
Başta verdiğimiz bulut örneği ile devam ederek, gökyüzüne baktığınızda eğer dünyanın var oluşunu bilmezseniz, dünyayı var edene dair bilginiz yoksa, bahsetmiş olduğumuz yalnızca bulut, yıldız, güneş, yağmuru görürüz; ifadesiz, kimliksiz, manasız bir şekilde. Ancak dünyayı var edeni bilip, gökyüzünün rengini yani maviliğini nereden, nasıl aldığını bilmezseniz, yağmur tanelerinin nasıl oluştuğuna dair bir bilginiz olmazsa ve yağmur taneciklerinin birbirine değmemesini sağlayacak bilim dışındaki hikmete ram olmazsanız, dünyaya bir kör gibi bakıp, körden farklı olarak yalnızca renk ve ışık göreceksiniz.




















